Bugünün şarap sektörüne baktığımızda, hareket alanı giderek daralan bir tablo görüyoruz. Oysa bundan otuz yıl önce Türkiye şarapçılığında bunun neredeyse tersi yönde bir hareket başlamıştı. Ekonominin dışa açıldığı, yeni sermaye gruplarının farklı sektörlere yöneldiği 1990’lı yıllar, şarapçılık açısından da yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Gülor Şarapçılık bu dönüşümün en erken ve en ilginç örneklerinden biri.
1990’lar Türkiye’si: Yeni Sermaye, Yeni Arayışlar
Türk şarap sektörünün bugünkü görünümüne kavuşmasındaki kritik dönem 1990’lı yıllar. Şarap üreten ama nitelikli üretim yapmanın rekabetçi koşullarına sahip olmayan Türkiye’de 1980 sonrasında ekonomi politikasında önemli bir değişiklik meydana geldi. Bu değişimin yarattığı fırsatlar, yeni sermaye birikimlerinin ortaya çıkmasını sağladı. Şarap sektörü de bundan etkilendi. Bir yandan sektörün eski ve köklü firmaları değişen koşulların gerektirdiği revizyonları hayata geçirecek adımları attı, öte yandan da sektör yeni yatırımcıların radarına girdi.
Şarap kendine özgü bir pırıltıya sahip. Şarap üreticiliğinin beraberinde getirdiği bir prestij olduğu da aşikâr. Gülor, bu işaret ettiğimiz dönemde bir tohum olarak akıllara düşmüş. Gülor Şarapçılık’ta beni misafir eden Genel Müdür Adnan Erem’le sohbetimizin bir bölümünde Gülor’un ortaya çıkışını konuştuk. Adnan Bey 1990’larda Güler Sabancı’nın Kordsa genel müdürlüğü dönemindeki ekipte yer alan bir yabancı uzmanın “Türkiye’de neden iyi şarap yok?” sorusunun bu projenin tohumunu attığını dile getirdi. Güler Sabancı ise daha sonraki bir söyleşisinde başlangıcı dayısı Orhan Türker’le bir rakı sofrasında yapılan ‘Türkiye’de neden daha kaliteli şarap yapılmasın?’ sohbetine bağlıyor. Herhalde bu soru ve benzerlerinin tetiklemesiyle Güler Hanım ve Trakya bölgesini iyi tanıyan dayısı Orhan Türker, adlarının birleşmesiyle isimlendirdikleri bu projeyi hayata geçirmeye karar vermişler.
Projenin ön araştırmasında Bordeaux ve Bologna’dan Fransız ve İtalyan şarapçılık geleneklerini temsil eden iki uzman grup ile çalışılmış. Fransız ekibin çalışmasını tercih eden Gülor yatırımcılarının bu kararı, dikimi yapılan asmaların çeşitlerinde de kendisini göstermiş. Zaten izleyen 20 yıl boyunca Gülor’un danışmanlığını Bordeaux Üniversitesi’nden Prof. Nicolas Vivas ve ekibinin yapmış olduğunu Gülor’un kurumsal sunumunda görüyoruz. Ağırlıklı olarak Fransız üzümleriyle kurulan bağda Sangiovese ve Montepulciano gibi iki İtalyan çeşidine de yer verilmiş.
Aynı yıllarda Doluca ile Güven Nil’in ortak girişimi Sarafin de benzer bir arayış içindeydi. 1989’da Saros Körfezi kıyılarında Chardonnay, Sauvignon Blanc, Cabernet Sauvignon ve Merlot dikimleriyle başlayan Sarafin projesi ile 1993’te başlayan Gülor girişiminin neredeyse eşzamanlı ortaya çıkması, 1990’ların Türk şarapçılığı açısından gerçek bir dönemeç olduğunun belki de en somut göstergesidir.
Türk şarap üreticilerinde gördüğümüz örüntü
Türkiye’nin şarap tarihine bakınca Osmanlı’nın son döneminde yaşanan tehcir ve sonrasında Cumhuriyet’in ilk döneminde yaşanan mübadeleden ne büyük zarar görmüş olduğumuz hemen anlaşılıyor. Bu bilgi açığını kapatmanın yolunu bilimsel uzmanlıkta gören Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Fransa’dan Émile Bouffard’ı bağcılık ve şarapçılık konusunda incelemeler yapmak üzere Türkiye’ye davet etmiş. Daha sonra da daha uzun yıllar süren hizmetiyle Marcel Biron’u bu pozisyonda görüyoruz. Yani, Türkiye iyi şarap yapmanın yolunun işi iyi bilenlerden öğrenmek olduğuna inanmış ve bu amaçla uzmanları ülkemize getirmiş.
Cumhuriyet döneminde başvurulan uzmanların ağırlıklı olarak Fransız ekolünden gelmesi, yerel şarapçılık hafızasındaki büyük kopuşla birleşince, modern Türk şarapçılığının referans çerçevesinin uzun süre uluslararası çeşitler üzerinden kurulmasına katkıda bulunmuş. Ama her iki uzmanın da hakkını teslim etmek gerekir: Her ikisi de yerel çeşitlerin mutlaka izlenmesi gerektiğini raporlarında belirtmişler. Marcel Biron daha uzun süre ülkemizde yaşadığı için bu konuda çalışmasını sürdürmüş ve Papaskarası’nın şaraplık değerini özellikle vurgulamış; çalışmalarının da katkısıyla üzüm 1948’de Paris’teki OIV oturumunda kaliteli şaraplık çeşitleri arasında kabul görmüştür.
Bu girişten sonra 1990 sonrasında kurulan şarap işletmelerinin kuruluş ve gelişmelerine baktığımızda, birkaç istisna dışında hepsinin 60 yıl öncekiyle aynı yolculuğu yaptığını görüyoruz. Yani büyük çoğunluğu uluslararası şaraplık üzümlerle yola çıkıyor. Bu işletmelerin kuruluş süreçlerinde yabancı uzmanların önemli bir rol oynadığını ve uzmanların doğal olarak iyi bildikleri, güvendikleri uluslararası çeşitleri tercih ettiklerini görüyoruz. Üreticilerimiz işin içinde yetişip olgunlaştıkça yerel üzümlere ikinci bir dalga olarak bağlarında ve ürün gamlarında yer vermeye başlıyorlar.
Gülor Şarapçılık bağlarında durum nasıl?
Fransız çeşitlerle kurulan Gülor bağlarında Cabernet Sauvignon, Cabernet Franc, Petit Verdot, Merlot, Malbec ve Sauvignon Blanc görüyoruz. İki de İtalyan çeşidi var: Sangiovese ve Montepulciano. Gülor ürün gamında yer alan diğer şarapların üzümleri anlaşmalı bağlardan alınıyor.
Gülor Şarapları
Gülor’un ilk şarabı, 1998 rekolteli Cabernet Sauvignon & Merlot kupajı olmuş. Türk üzümleriyle yapılan şarapların üretimi için bu ilk şaraptan sonra 14 yıl daha geçmesi gerekmiş. 2012 yılında kendi yetiştirildikleri bölgelerden tedarik edilen Öküzgözü ve Boğazkere üzümlerinden yapılan şarap Şayeste serisi adıyla piyasaya sürülmüş. Yakın zamanda da Trakyalı Yapıncak ve Kapadokyalı Emir üzümlerinden yapılan şaraplar seçkinin içine dahil edilmiş.
Gülor’u farklı segmentler için oluşturduğu serilerle görüyoruz. Signature serisi tek çeşit üzümle üretilen şaraplar. Bu seride Gülor bağlarındaki neredeyse bütün çeşitleri görüyoruz. Gold serisinde uluslararası üzümlerle yapılan harman şaraplar yer alıyor. Şayeste serisi yerel çeşitlerden yapılan şaraplardan meydana geliyor. The Bridge serisindeki şaraplar bir yerel çeşitle bir uluslararası üzümün harmanlanmasıyla yapılıyor. Silver serisinde taze tüketilmesi önerilen monosepaj şaraplar, Saklıbağ serisindeyse günlük kullanıma elverişli fiyat/performansa sahip şaraplar var.
Gülor’dan ne beklemeliyiz?
Ev sahibi Adnan Bey’le hoşbeş ettikten sonra sordum: “Bu sohbete eşlik etmesi gereken bir Gülor kitabı bekliyorum, doğrusunu isterseniz,” dedim. Böyle bir kitap yokmuş. Türkiye’nin şarap sektörünün ilk butik üreticisi olmak yalnızca bir işletmeye nasip olur. Gülor’un bu ayırt edici yanını belgelememiş olması doğrusu beni şaşırttı. Ancak Gülor’un geçmişini belgelemek kadar, sahip olduğu birikimi geleceğe aktarmak konusunda da üstlenebileceği bir rol olduğunu düşünüyorum.
Sektörün çaresizlik içinde kıvrandığı bu dönemde kurucusu aynı zamanda Sabancı Üniversitesi gibi öncü bir vakıf üniversitesinin kurucu mütevelli heyeti başkanıysa, bu çatı altında bir enoloji araştırma merkezinin ya da kürsüsünün temelini atmak hem tarihi bir fırsat hem de sektöre karşı bir sorumluluktur. Şarap üreticiliği ile üniversite sahipliğinin aynı yapı altında buluştuğu örnekler Türkiye’de daha önce de görüldü; Arıkanlı Grubu hem İris Şarapçılık’ı hem MEF Üniversitesi’ni kurmuştu.
Türkiye’nin şarap politikalarının ileride değişeceğinden, özellikle şarap turizminin ülkemizin parlayan yıldızı olacağından yana hiç kuşkum yok. Cevabını bilemediğimiz soru bunun zamanı. O zamana kadar nefesimizi tutup mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor.
Final Thoughts
1993 yılında bir dayı-yeğen ortak hayali olarak hayat bulan ve Türkiye’nin ilk butik şarap üreticisi kimliğini taşıyan Gülor Şarapçılık, bugün 30 yaşını geride bırakmış olgun bir işletme. Türkiye’nin bu 30 yıl içinde yaşamış olduklarına bakacak olursak, lunaparklardaki roller coaster’larınki gibi büyük iniş-çıkışlarla dolu olduğunu görüyoruz. Gülor, güncel gelişmeleri yakından takip etmekle birlikte serinkanlılıkla yönetilen bir işletme. Sert iniş-çıkışlara dayanıklı yapısı sayesinde günlük politikalara anında reaksiyon göstermeyebiliyor.
Dileriz Türkiye şarapçılığında Gülor’un kuruluş günlerindeki heyecanı yeniden ateşleyecek değişimler çok gecikmeden gerçekleşir.


